Kayıtlar

Içimizden bir öykü

Kalbine buz gibi bir damla düştü her kırıldığında, her üzüldüğünde. Ve her söyleyemediğinde, her ağlayamadığında... O damlanın soğukluğu yaktı yüreğini, sıkıştırdı. Yüreği sancılar içinde kıvrandı göğüs kafesinde.  Ama çok sürmedi. Sakinleşti ve derin bir nefes aldı. Kalbinin sancısı o anlık geçince, geçti sandı. Yüzüne samimiyetine kendisini dahi inandırdığı o sahte tebessümü taktı ve hiçbir şey olmamış gibi devam etti hayatına. İçinde göremediği bir yere attığı her damlayı yok sandı, ya da yok saydı. Damlalar birikti içinde, göl oldu, deniz oldu, okyanus oldu. Ama o, fark etmedi bile. Ve bir gün bir gülün dikeni değdi eline. Yüreğine düşen binlerce damla o an, buldukları ilk bahanede gözlerinden dışarı attı kendini. Dakikalarca hatta saatlerce ağladı. Bu kadar gözyaşının elinin acısına olmadığını anladı kadın. Ama ne yazık ki uslanmadı. Yüreğine düşen her damlayı yok saymaya devam etti. Zaman geçti ve yüreği artık biriktirmekten vazgeçti bu damlaları. O günden sonra yüreğine...

Bu kisiyi tanıyorsunuz...

  Ya siz, ya da bir yakınınız. Ama illa ki bu kişiyi tanıyorsunuz. İçinde; zamanın büyüttüğü bir kartopu gibiydi öfkesi, her geçen dakika daha da güçlenecek ve nihayetinde devasa bir çığa dönüştüğünde; kalbini, aklını, tüm bedenini içine alacaktı.  Büyümeden durdurulması gerekiyordu, ancak sanki kendi elinde değildi bu.  İçinde gerçekleşen bu doğal afeti hiçbir şey yapmadan izlemek zorunda olduğuna kendini inandırmıştı. Gittikçe büyüyen öfkesine karşı mağduru oynuyordu. Bu role kendini o kadar kaptırmıştı ki artık öfkesinin galibiyetini yadsınamaz bir gerçek olarak görüyor ve mağdur olduğuna kendisi de inanıyordu. Tüm suçu öfkesine atmak haksızlık olurdu. Tabi ki yaptıklarının sorumluluğunun epeyce bir kısmı onu bu kadar öfkelendiren şeye aitti. Bu düşünce öfkesinin artış hızını ikiye katladı. Onu öfkelendiren şeyi düşündükçe içindeki öfke daha da büyüyor ve büyüdükçe adam bütün dikkatini onu öfkelendiren şeye veriyordu. Öfkesi, bu kısır döngünün kaçınılmaz bir sonucu o...

Susmak...

Konuşacak o kadar şey varken neden susarız? Neden sustuklarımız konuştuklarımızı aşmış durumda? Susmak sadece konuşmamak mıdır, yoksa daha derin bir anlam mı saklar içinde? Biraz düşünelim bu konu hakkında, sahi nedir susmak? Konuştuklarından çok sustukları vardır insanın aklında, konuştuklarından çok sustuklarını düşünür ve konuştuklarından çok sustukları acıtır canını. Sustukları, bazen boğazında bir yumru, Bazen gözlerinden akamayan yaşlar, Bazen zihnini asla terk etmeyen anılar,  Bazen kulaklarında yankılanan cümleler, Bazen kalbini sıkıştıran duygular... Bazen ise insanın içinde taşıdığı, yüzlerce küçük cam bilyeden oluşan bir yük. Ve dudaklarından yere dökülebilse bu küçük bilyeler, yeniden doğmuş gibi rahatlayacak belki... Evet ağır bir yüktür susmak, ama konuşmanın fayda sağlamadığı durumlarda ne yapacağını öğrenmiş olmanın bilgeliğini taşır aynı zamanda.  Anlatacaklarının ağırlığı altında ezilip, onları dudaklarından dökebilecek kelimeleri bulamamanın çaresizliğini ta...

Degisimi kabullensek mi artık?

Lise yıllarımda, dönüşüm romanını ilk kez okumuş ve neden bahsettiğini algılayamamıştım. Kitabın anlattığı tek şeyin gregor samsanın bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü fark etmesi ve ailesinin onun bu yeni halinden yavaş yavaş soğuması ve hatta ölümünü dilemesinden ibaret olduğunu düşünmüştüm. Ama bazen bir filmi izlediğimizde veya bir kitabı okuduğumuzda algılayamama sebebimiz, algılamak için gerekli vaktin gelmemiş olması ve edindiğimiz tecrübelerin yeterli doygunluğa ulaşmamış olması oluyor. Ve şimdi bu kitabı anlayabilmek için yeterli hayat tecrübesine sahip olduğumda; nasıl daha önce anlayamadığıma bir hayli şaşırdım. Seni seven herkes seni tam olarak sen olduğun için seviyormuş aslında. Belki istediği, belki de alıştığı sen. Bir eksik bir fazla olduğunda kabullenemiyormuş. Tam olarak buymuş Kafka'nın "Dönüşüm" romanında anlattığı. "Değişim iyidir." deyip duran insanoğlu için, değişim aslında ne korkunç bir kelimeymiş. Ne şekilde olursa olsun ...

Satoda Yasayan Herkes Mutlu mu?

     Karşısında duran o görkemli şatoya baktı. Tek kelimeyle şahaneydi, kusursuz. Her ayrıntısında gezdirdi gözlerini, bir noksan, bir kusur aradı. Bulamadı. İhtişamlı bir kapı, bahçede renk renk, çeşit çeşit çiçekler, altın işlemeli duvarlar, birer mücevher gibi parlayan pencereler, gökyüzüne uzanıp bulutları selamlayan kuleler...      Dışarısı böyleyse içi kim bilir ne kadar güzeldir diye düşündü. Etrafına hayranlıkla bakınarak giriş kapısından geçti. İçeri girdikçe ufak tefek kusurlar çarpmaya başladı gözüne. O ana kadar gördüğü ihtişamın büyüsüyle görmezden geldi bu kusurları.      Ta ki her bir kusur gittikçe büyüyüp artık göz ardı edilemeyecek duruma gelinceye kadar. İlerledikçe ve baktıkça etrafına, yokladı düşüncelerini; doğrularını, yanlışlarını...       İlerledikçe içeri girmeden önce gördüğü o şahane şatonun zihnindeki görüntüsü biraz daha küçüldü, biraz daha eskidi, biraz daha kaybetti ihtişamını. Sıcakta bırak...